Divriği Haber

ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

Ruhan ÖZAYGÜN

Ruhan ÖZAYGÜN

Tarih 26 Temmuz 2010, 20:41 Editör

Ruhan ÖZAYGÜN'ün Ulucami Yazı Dizisi Başlıyor.

İnsanoğlu; var oluşundan günümüze gelene kadar, hepimizin bildiği gibi birçok medeniyetler kurmuştur. Bu medeniyetlerin bazıları çeşitli nedenlerle veya felaketlerle tarihe karışmış. Bizler, tarihin akışında her medeniyetin gelişmesinde ya öncülük yapmış yâda yayılmasına sebep olmuş bir milletin torunlarıyız. Kurduğumuz birçok imparatorlukların, devletlerin ve beyliklerin bizlere bıraktıkları; çeşitli tarihi rivayetler, şecereler, destanlar, birçok eser ve yapıtlar bunların birer kanıtlarıdır. Nevi şahsına münhasır olan ve 781 yıldır bizlere hizmet veren Divriği Ulu Camii ve Darüşşifa’sı bu fikrin en güzel delilidir. Çünkü: Bünyesinde bulunan binlerce sembolü (motifi) ikonoloji açısından incelediğimizde tasviri imkânsız bir bilgi birikimi görürüz. Bu birikim; Kuran ayetleri, hadisi şerifler ve matematiksel sayılarla desteklenip, yön verilmiştir. Ünlü filozof Hermes bu birikimlerin anlatmış olduğu bilimin akıbeti için: “Ey taşlar sendeki bu ilim sadece gelecek kuşaklara bir hikâye bir yol gösterici değil, resim olarak kalacaktır.” Cümlesini kullanmıştır. Bu vecizeye göre: Bir resim olarak mı buraya bakmalıyız? Yoksa bir ilim hazinesi olarak mı? Bize yakışan ikincisidir. O zaman sembollerin, ayetlerin ve çeşitli yazıların içerdiği zahiri ve batini manaları düşünmeliyiz. Sonuçta: Bizlerde şu kanaat hâsıl oluşur. Bizler çok şanslıyız. Çünkü: Öyle bir külliyeye sahibiz ki; her türlü ilmi anlatan büyük bir kitaplık veya hazinemiz var. Bu hazine insan yaşamından günümüze kadar olan ilmi içerdiği gibi erdemliğe giden ebedi mutluluğu, hayatı anlatan bilgiler içermektedir. Zamanla Nizamiye medreseleri ismi ile anılan İslam medreselerinin değerli ilim kutupları olan İbni Farabi, İbni Sina, Ömer Hayyam, El Cabir ve El Birûni gibi nicelerinin bilime yapmış oldukları katkıları bu sembollerde rahatlıkla görürüz. İmam Gazali, İmam Zemahşeri, İmam Maturi ve Muhittin Arabî gibi İslam âlimlerinin hizmetleri burada bizler için sergilenmiştir. Aklıma hep acaba Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. Marifet namesini burayı gördükten sonramı yazmış, gelmektedir. Bu düşünceme sebep: Anadolu’yu bizlere yurt olarak bırakılmasında en büyük katkıları olan 12. ve 13. asır Anadolu ve Rumeli Alperenlerinin bıraktığı kültürdür. Yani: Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Bahaeddin Veled, Mevlana, Yunus Emre gibi tekke eğitimi veya tasavvuf eğitimi alan erenlerin şiirleri, mesnevileri veya yapıtları burada taşlara öyle bir işlenmiş ki; Evliya Çelebi’nin tabiri ile diller yetersiz kalemler kırık kalır. Ahmet Şah ve Turan Melek külliyesi iki yılı hazırlık olmak üzere toplam 15 yılda tamamlanmıştır. Külliyeden geriye sadece birbirine bitişik cami, medrese ve türbe ile Ahmet’i Şah suyu kalmıştır. Banileri ve ustaları tarihten, mitolojiden ve çeşitli kültürlerden alınan sembolleri, geometrik şekilleri Selçukluya yanı Mengüceklere yakışır bir tarzda tanzim etmişler. Gezmeye gelen bütün misafirler kendi kültürlerinden bir motifi burada buluşun hayranlıklarını belirtmekte ve bazıları da burasını bizim atalarımız yapmış olsa gerek demektedirler. Misafirlerin bu düşünceleri bizlerin ulus olarak bütün kıtalarda yanı çok büyük bir coğrafyada ilmin öncüleri olduğumuzu dolaylı olarak ispatladığı gibi hepimizin kökünün bir oluğuna işarettir. Mengüçekler Selçukluya bağlı bir beylik iken Selçukluların ayrılmaları üzerine Anadolu Selçuklu içerisinde beyliklerini devam ettirmişlerdir. Selçuklunun eserlerinde görülen değişmez özelliklerin yanı sıra Mengüçekliye has olan özellikler bu külliyede göze çarpar. Selçuklu külliyelerinde genellikle şu özellikler değişmez. 1-Bütün yapıtlarda banisinin ve ustaların isimleri vardır. 2-Bir yerine kesinlikle besmele yazılmıştır. 3-İlk bakışta göze gözükecek bir zemine yapıtın planı nakşedilmiştir. 4-Camilerde maksure kubbenin yüksekliği minarenin yüksekliğinden fazladır. 5-Genellikle kıble tarafında kapı bulunmaz. 6-Denge sütunları yapıtın terazisine göre yer alırlar. Mengüçek külliyesinde: 1-Banisinin şeceresi ve inancı da ön plana çıkartılmıştır. 2-Bütün taç kapılar, minber, mihrap, medrese ve medrese içi motifler dönüşümlü olarak ifade ettiği anlamlar yönünden birbirini tamamlar. 3-Güney cephesi ile caminin içi sadedir. Güneyde ki dış cephede bulunan orta pencerenin üzerinde sadece Allah lafsı, içerde ise doğudaki duvarın yukarı kesimlerinde üç adet dairelere işlenmiş motifler bulunmaktadır. 4-Bilgeliğe dayanan tevazu, eşitlik ve hoşgörü; sevgi ile yoğrulmuş, güven ve imanla zirveye çıkartılmıştır. Binlerce kitaba konu olan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası; derleme yönü ile 750. yılı anısına vakıflar genel müdürlüğünün Yılmaz Önge ve ekibine hazırlattığı eser, sanatsal yönü ile dünyadaki yerini vurgulayan Doğan Kuban’ın Divriği Mucizesi adlı kitabı ve Necdet Sakaoğlu’nun Türk Anadolu’da Mengüçekoğulları bizlere ışık tutmaktadır. Emel Esin’in Türk sanatında ikonografik motifler, Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi, Ahmet Çayçı’nın Anadolu Selçuklu Sanatında Gezegen ve Burç Tasvirleri, James Churchward, Mine Erbek, Semra Ögel, Cavit Sunar, Mustafa Cezar, Afsalur Rahman, Kazım Mirşan gibi birçok değerli şahsiyetlerin eserleri bizleri aydınlatmaktadır. Eserlerinden faydalandığım değerli şahsiyetlere yaptıkları hizmetlerden dolayı saygı ile anar ve teşekkür ederim. Ayrıca bana ilk olarak Divriği hakkında dokümanlarını okumama izin veren ve rehberlik yapan Kazım Erçoklu’nun manevi huzurunda saygı ile eğilir, Allah’tan rahmetler dilerim. Bu eşsiz yapıtı anlayabilmek için bütün kutsal kitapları ve sonrasında yazılan hadis kitaplarını çeşitli enbiyalar tarihini defalarca okumak ve anlamak gerektiğini burada vurgulamak isterim. Biz Divriğililer bu yönden de şanslıyız. Çünkü: Uzun kış gecelerinde bu kitapları dinleyerek büyüdük. Öğretmenlik hayatım köylerde bu kitapları cemaatlere oku geçti. Ayrıca öğretmenlik mesleğinin getirdiği avantajlardan biri olan: Toplumu oluşturan insan; insan sağlığı ve anatomisini tanıma, eğitimde kullanma yetenekleri burada bana en büyük kaynaklardan biri oldu. Bana göre. Külliye de anlatılmak istenen ilim: İnsan, mitoloji ve Kuran’ı kerim olmak üzere üç ana bölümden ibarettir. Amaç: 1-Kamil, mükemmel insan yetiştirmek. 2-Toplumun çekirdeğini oluşturan aileden başla dünya geneline bu amacı ya iki cihanı bir etmek. Aziz kılmaktır. Vs. Neden, niçin, nasıl, ne zaman, ne kadar, başka bir bölmede var mı, ne şekilde ve nasıl nakşedilmiş gibi sorular devamlı rehberim oldu. İsterdim ki bu sorular rehberinde her sembolü, sizlere burada belirli başlıklar altında açıklayayım. Fakat sıkıcı olacağını düşündüğümden, Düşüncelerimi burada birkaç örneklerle harmanla anlatmayı yeğ buldum. Kuzey kapısı, giriş kapısı, cümle kapısı, kale kapısı, dua kapısı, kıble kapısı, inanç kapısı, büyük kapı gibi isimleri olan kuzeydeki kapının diğer bir adı da cennet kapısıdır. Kuzeyde olduğu için bilim adamları kuzey kapısı demişler. Camiye önceleri buradan girildiğinden halk giriş kapısı, cümle kapısı demiştir. Kale tarafında olduğundan kale kapısı olarak ta anılmış. Bir rivayet, Evliya Çelebi dua kapısı demiş. Aslı, duaların kabul olduğu yer. Cümlesi zamanla dua kapısına dönüşmüştür. Kıbleye açıldığından kıble kapısı denir. Halk İnancının verdiği nedenlerle inanç kapısı da demiştir. Çok büyük ve görkemli olması büyük kapı olarak anılmasına sebep olmuştur. Kapıların isimlerinin konmasında veya o isimle anılmasında ki nedenleri bu şekilde sıraladığımızda cennet kapısı ismi kim tarafından konmuş niçin bu isimle anılmaktadır. Bu düşünce sonucunda, sorumuzu şöyle soralım. Neden cennet kapısı denmektedir? Kapının üzerindeki motiflere bakalım. Kitabe ile demir kapı arasında bulunan altıgen rozetin üst sivri ucunun sağ tarafında bir ördek motifi var. Aynı hizada ve kırık taşın (kitabenin başındaki iki elifin) altında bir sanki kovalanan bir kuş motifi var. Aynı kuşun motifine medrese kapısında rastlamaktayız. Soldaki erkek motifin yaklaşık bir buçuk metre aşağısında gizli, yüzü kuzeye dönük olup başarmış ve sevinçli bir hali var. Bu sembollerin, resimlerin mitolojide yeri nedir? İnsanlara uygularsak nasıl bir yorum getiririz? Kuran’da hangi ayetler yorumumuzu destekler? Kültürümüzdeki yeri, günümüz ilminde bu düşünceyi destekleyen fikirler ve buluşlar nelerdir? Mitolojideki yerini araştırdığımızda, cevabını Bahaeddin Ögel’in Türk mitolojisi adlı eserin birinci cilt 449. sayfasında buluruz. Yukarıda orijinal örneğinin fotoğrafını görüyorsunuz. Fotoğraftaki yazıyı, efsaneyi incelersek şu hususlar dikkatimizi çeker. a)- Yaratıcı bir dünya yaratmaya karar vermiş. b)- Önce suyu yaratmış. c)- Ördek ve kuşa aynı görevi vermiş. ç)- Getirilen çamurdan da karaları yaratmış. d)-Yalan söyleyen balıkçıl kuşuna, ördek ile onu karşılaştırmış ve ceza vermiş. e)- Çamurun hacimce genişlemesi f)- Görevini yapan ördeğin akıbeti nedir? Bu efsane zamanla İslami boyut kazanarak Yaradan’ın balıkçıl kuşu ile ördek arasında ki konuşma şu şekilde bizlere intikal etmiştir. Suya dalan bu görevliler, suyun içinde şöyle düşünürler: Balıkçıl kuşu: —Yaradan bizi deniyor, hiçbir yerde çamur yok. —Nefesimde daraldı. Ölmektense suyun yüzüne çıkayım. Demiş ve yukarıya çıkmış Ördek ise: —Yaradan bu önemli görevi bize verdi. Her ne kadar nefesim yetmiyorsa da ölümüm pahasına bu görevi yerine getirmeliyim. Eğer ölürsem Rabbimin yolunda ölürüm. Başarırsam ki başarmalıyım Diyerek suyun derinliklerine dalmış ve çamuru alıp Yaradan’a getirirken nefesi daraldığından tam verecekken, ağzını açar açmaz çamur suyun yüzüne yayılmış. Yaradan: Ördeğe şunları söylemiş. —Sen görevini tam yaptın. Korkma! Ömrün boyu ister karada, ister denizde istersen de havada yaşa ahrette cennetime girecek ilklerdensin. Bunun için git cennetin kapısında bekle. Balıkçıl kuşuna ise: —Sen beni rab olarak tanımadın ve bana güvenmedin. Kendi nefsine uydun. Emirlerime itaat etmedin. Hâlbuki sana ördek kadar kuvvetli gaga ve nimetler verdim. Ahrette cennetimi kazana bilmen için sana mühlet veriyorum. Medreseye git ve beni bil, kâmil ol. Kıyamette amellerine bakıp senin hakkında yeniden karar vereceğim. O zamana kadar serbestsin. Ahmet Şah bu efsaneyi birkaç hayvan motifi ile bizlere anlatmaya çalışmış ve ördeği belki bunun için tam kapının ve caminin planı olan rozetin üzerine yerleştirmiş. Kapının o günden bu güne kadar cennet kapısı denmesindeki nedenlerden biri bu olsa gerek, diyorum. Kuşu ise önce kapıdan sanki kovalanmış bir şekilde tasvir etmiş ve altına hiçbir motif yerleştirmemiş. Darüşşifa yani medrese kapısında ise insanın yaratılış motiflerinin içine yerleştirilmiş. Nedenini sizlere bırakıyorum. Bu efsaneyi destekleyen başka motiflerimiz var mı? Medresedeki büyük eyvanın sağ ve sol duvarlarında iki adet daire şeklinde motif var ki ilk bakışta simetri gibidirler. Fakat anti simetridirler. Soldaki daire düz ve merkezi gayetten küçük sağdaki motif sac bazlaması gibi bombeli ve merkezi gayetten büyüktür. Muhyiddin Arabî: ”Arifler duygularını başkalarına anlatamazlar. Onlar ancak sembollerle açıklarlar.” Demektedir. Hz. Bilgilerini daireler çizerek anlatırmış. Burada da bir örneğini görmekteyiz. Mitolojide karalar nasıl yaratılmıştı? Yaradan ördekten aldığı veya ördeğin suyun üzerine bıraktığı bir damla çamuru devamlı genişleterek, karaları yaratmıştı. Çamurun suya çökmemesi için nasıl olması gerekir? Suyun kaldırma kuvvetini düşünelim. Bunun için bir levha halinde olması ve suya paralel bırakılması gereklidir. O zaman yüzer. Soldaki şeklin düz ve levha halinde olmasının nedeni bu olsa gerekir. Suya atılan veya bırakılan bir cismin oluşturduğu dalgaları belirtmek istemiyorum. Çünkü: Motifin bulunduğu zeminin çevresinde başka bir motif yok. Sanki suyun yüzü anlatılmak istenmiş. Diğer motif genişleyen kabaran bir maddenin özelliklerin yansıtmaktadır. Yani yuvarlak bir şekle dönüştürüldüğünden orta kısımda ki açıklık büyümüş ve motifler daha belirgin olmuş. Zemini su olarak düşünürsek kıyısındaki motiflerin, şekillerin konumuzla bir ilgisi var mıdır? Bu motiflerin yuvarlak motiflerle ve ördekle ilişkisi ne olabilir? Yaradan yarattığı her varlığın birbiri ile ilişkisi olduğunu, Ayetullah ve sünnetullah ilişkisi içerisinde düşünelim. Bu konuyu daha iyi anlamak için iki büyük düşünürümüzün sözlerine ve sembollerine bakalım. Yunus Emre bir şiirinde: Biz uludan işitdük evvel er yaratıldı Pâdişâhun birligin evvel kadîm er bildi Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı. Eydürler bir kuşıdı hikmeti öküş idi İki cihân ‘ârifi ol kuşdan ‘ibret aldı Ol kuşun her bir yöni yüz bin yigirmi dört bin Evvel ol kuş uçuban rahmet göline taldı Çün gölden girü döndi budak üzere kondı Silkindi her bir yönden bir tamla su döküldi Ol suyun her birisin bir cân yaratdı güzîn Ol cânun her birisi bunda peygamber oldı (Divan s. 369) Şiirde Allah’ın ilk önce bir er (kişi) yaratması, bu erin kuş olması ve suya dalıp çıkışta suyun damlalarından peygamberlerin ruhlarının yaratılması Altay ve Yakut Türklerinin yaratılış destanlarına benzemektedir. Birinde karalar diğerinde ise peygamberlerin ruhları yaratılıyor. Yaradan görünmez makamda gizli bir hazine iken görünmeyi murat ediyor. O zaman özündeki sevgiyi, cevheri açığa çıkartıyor. Bu aşk, Işk ile Işın oluyor. Işık saçarak Kâinatı, âlemleri yaratıyor. Yarattıklarını ayna olarak kullanıp, Özünü seyrediyor. Cisimlerin görüne bilmesi için canlı olması gerekir. Canlı cisimlerin o zaman gölgesi olur ve görünür. Bunun için Yaratan, yarattığı her varlığa kendisinden bir ruh veriyor. Allah’ın bir parçası ve görünmeyen ruh; bedenle, tenle birleşişin can olup ve görünüyor. Bilinç oluşuyor. Su ve gönüller bundan dolayı ayna olarak tasavvur edilmiştir. Yunus Emre: Ben gelmedim davi için Benim işim sevi için Dost evi gönüllerdedir Gönüller yapmaya geldim. Yaradan dağa taşa sığmadığını, bir müminin gönlüne sığdığının hikâyesini hepimizin bildiğine inanıyorum. Yunus da dostunun nerede olduğunu biliyor. Oraya girmeyi ve daha çok dostuna ev yapmaya çalışıyor. Bu çalışmanın metodu ve başarıya ulaşmanın sırrı Yunus’a göre: Biz talibi bilmeyüz Işk kitabı okuruz Çalap Müderrüs bize Işk ol medresesinde. Aşk ateşinde yanan Yunus; eğitimin getirdiği olgunlukla kâinat kitabını, gönül kitabını ve Allah’ın diğer kitaplarını bir zati Yaratan’dan yaratanın okulunda okuyor. Yaradan’ın yolunda ışın olup ışık saçıyor. Yukarıdaki resimler Muhyiddin Arabî’nin bir başka sembolü olsa gerek; Ahmet Şah bu sembol ile yukarıdaki bilgileri daha kuvvetli bir düşünce ile tamamlanmak istediğine inanıyorum. Bu iki motiften; aynalı disk (gül bezek) batı kapısının (Dünya kapısının) solunda, üçgen motifi ise sağında bulunmaktadır. Disk, Daire ve üçgen olmak üzere iki parçadan oluşur. Üçgenin sivri ucu yukarı doğrudur. Daireyi göstermektedir. Arifler üçgenin bu duruş şeklinin Yaradan’ı tasvir ettiği düşüncesinde hem fikirdirler. Daire Yaratılan kâinat veya âlemleri tasvir etmektedir. Merkezde ise Yaradan belirsiz bir nokta şeklinde ifade edilmiştir. Her sembolün (Hilalların) yönü onadır. Kâinatı veya yaratılanları ayna olarak düşünürsek, Yaratan (üçgen sembolü ile) sanki yarattığı kâinatı seyrediyor. Buradaki üçgenin sudaki görüntüsü ters olacağından sağdaki üçgen terstir. Bu üçgende insanı simgeler. Her canlı özüne dönecektir. Dönerken Yaratan’ın yarattığı gibi, bir ayna gibi temiz olarak dönmesi gerekir. Yani ölmeden ölürsek Yaratanla bir olur, kâinatı birlikte seyrederiz, birlikte gezeriz. Birlikte uçarız. Her iki üçgenin ortasında insana veya kanatlarını açmış uçan bir kuşa benzeyen semboller var. Birçok mitolojimizde uçan kuş hikâyeleri bunu ifade ettiği gibi Yunus’un “İki cihân ‘arifi ol kuşdan ‘ibret aldı.” Mısrası bu anlama gelse gerek. Muhyiddin Arabî eserlerinde İnsan İlahi özüyle evrenin hem çekirdeği hem meyvesidir. İnsan maddesiyle topraktan, ruhuyla yaratıcı Ruh'tan gelmektedir. İnsan bu dünyada bir çekirdek olan özünü İlahi sevgiyle filizlendirmesini ileri sürmektedir. Yunusun, dediği gibi özde bir olmalıdır. Yaradan gözü ile görmeli ve sevmelidir. Bu aşk ile yanarsa ışın olur, ışık olur ve kâinatı aydınlatır. Kemâliyete erer. En büyük kâmil insan bizlere göre Hz. Muhammed’dir. Ruh-ı Muhammed’dir. Âlimlerin ittifakı ile ilk olarak Hz. Muhammed’in ruhu yaratılıyor. Ondan Âlem-i melekût ve âlem-i mülk yaratılıyor. Yukarıda; suyun kenarındaki motiflerin konumuzla ne ilişkisi var? Sorusunu sormuştuk. Motiflere dikkatli bakarsak bunların (X)iks ışın, alfa, gama ve beta gibi ışık sembolleri olduğunu görürüz. Bu ışıklar eyvanın doğu cephesindeki duvarındaki merkezden çıkmaktadır. Bu merkezdeki motif iki özel taştan yapılmış ve üzerine Levlake levlak vema halaktül eflak (Sen olmasa idin, Sen olmasa idin bu felekleri yaratmazdım.) yazısı öyle bir şekilde nakşedilmiş ki açımı yapılmadan okunamıyor. Bu merkezden yirmi bir adet dal ayrılmakta ve her birinin uçunda ufak bir daire var. Hemen aklıma kâmil insanın veya peygamberlerin vasıfları gelmektedir. Bu vasıfları; Afzalur Rahman ve İmam Gazeli şöyle sıralamıştır: 1-Mükemmel insan: Olgundur, Allah’ın emirlerine harfiyen uyar. 2-Nezaket kurallarına uyan, yumuşak mizaçlı, nazik, terbiyeli, iyi ahlaklı ve güzel huylu vs. insan 3-Şefkatli insan: Çocuklara, hizmetçilere, kadınlara, akrabaya, yetimlere, hayvanlara karşı vs. şefkatlidir. 4-Sevgi ve Merhamet: Yaratılan her mahlûkatı, varlığı ve insanları dengeli sever. 5-Affedicilik: Kendisine yapılan kötülükleri tekerrüründe dahi affeder. 6-Cömertlik: Paylaşmasını bilir ve komşusu aç iken tok yatmaz. Alan değil verendir. 7-Misafirperverlik. Kapısını Allah rızası için düşmanına dahi açar. Tedbiri elden bırakmaz. 8-Fedakârlık: Nefsin tamahkârlığından korunmuş kimsedir. 9-Sadelik: Gösterişten uzak olup, kibir, benliği terk edip yüceliği takvada, ilimde arar. 10-Tevazu: Olduğunda fazla görünmez, hepimizin atası Âdem A.S dır. 11-Hayâ: Sıradan bir insan gibi çalışır, edebini ve terbiyesini korur. Yumuşak huyludur. 12-Samimiyet: Allah rızası için bir işe candan sarılır, dünyalık beklentisi olmaz. 13-Doğruluk ve Dürüstlük: Yalan söylemez, emanete riayet eder, merhametli ve güzel ahlaklı olur. 14-Alışverişte Doğruluk: Alış verişinde haksızlığa, hileye yer vermez. 15-Adalet: Allah’a en yakın ve sevgilisi âdil olanlardır. 16-Sözünü Yerine Getirmek: Sözümüzü yerine getirelim. En tehlikeli anlarda dahi. 17-Takva ve Doğruluk: Allah’tan korkun. Şüphesiz O yaptıklarınızı haber almaktadır. 18-İtidal: Dengeli harcama 19-Azim: Umudunu asla yitirmez. İşine şevkle devam eder. 20-Cesaret: Allah’tan başka hiç kimseden korkmaz. Çünkü veren O alan O 21-Latife: Şakayı yerinde ve ölçülü yaparlar. Burada: 21 Haziran günü güneş batarken girişte bulunan dönen taşın gölgesi tam yazının altına gelmektedir ki bir insan süeti oluşmaktadır. El Birûni’ye göre dünyanın eğimini ve oluşumunu sizler düşünün. İşte bu merkezden alınan ışık ışınları suyun kenarında ki ışık sembollerini oluşturmaktadır. Yaratıcının görünmeyi arz etmesi üzerine; gölgenin ve ışığı yaratmasını ve ilklerden suyun yaratılmasının bağlantısını birlikte düşünelim. Çağımızda; bu düşüncelerin bilimde yeri var mıdır, varsa nasıl ifade edilmektedir? Sorusuna yanıt bakın nereden geliyor. Edwin Hubble; Amerikalı Astronom yaptığı gözlemlerde 1929 tarihinde galaksilerin ve yıldızların git gide genişlediğini fark etmiş ve şu teoriyi ileri sürmüş. Kısaca genişlemenin tersine gidersek bir zaman gelir, giderek küçülen kâinat bir nokta olur. Buda yaratılış fıtratıdır. Bu tek nokta sıfır hacme sahip olur ki çekimde olmadığından ağırlığı olmaz. Hacimsiz olan bu nokta büyük bir patlama ile enerjiye dönüşür. Bu enerji sonucunda hidrojen, helyum, karbon derken kâinat yaratılmış olur. Bu patlama Big Bang (Büyük patlama ) olarak anılmaktadır. Atatürk’ün “ Din, akla mantığa ve bilime ters düşmez.” Vecizesini irdelersek Kuran’da bu fikirleri teyit eden ayetler veya süreler var mıdır? Sorusu bizi Kuran’ın incelenmesine veya rehberliğine götürür. Kuran’a bakalım. Enbiya – 21 süresi 30. ayetinde: “İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? Zari yat - 51 sürenin 47. ayetinde:”Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz onu elbette genişleticiyiz.” Allah bu ayetlerde bizlere kâinatın yaratılış safhalarını anlatmıştır. Ta ha–20 süresinin 53. ayetinde, El Enam–6 süresinin 97. ve 99. ayetlerinde, En Nahl–16 süresinin 65. ayeti ile El Hac–22 süresinin 5. ayeti; gökten indirilen suyun faydaları ve bütün canlıların erkekli dişili sudan yaratıldığı açıklanmaktadır. Ayrıca: Kalem süresinin birçok ayetinde kâmil insanın nasıl olacağını vurgulamaktadır. Ahzâb süresinin 21. ayetinde ise: Gerçekten Allah’ı, ahret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, size Allah’ın Resulünde (takip edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır. Denmektedir. Hz. Muhammed: Ebû Hüreyre (r.a.) dan rivayetle, dedi ki: Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah-u Azze ve Celle buyurdu ki: “Kim Benim veli kuluma düşmanlık beslerse ona savaş açarım. Kulum Bana kendine farz kılmış olduğum amellerden daha sevimli bir amel ile yaklaşamaz. Kulum Bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam ederse; Ben de onu severim. Onu sevdiğim zaman işiten kulağı olurum, gören gözü olurum, tutan eli olurum, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse istediğini veririm. Bana sığınacak olursa Ben de onu korurum. Mü’min kulumun canını almakta tereddüt ettiğim kadar hiçbir şeyde tereddüt etmiş değilim. O ölümü istemez iken, Ben de onun uzun yaşaması ile fena duruma düşmesini istemem.” Kulumun, farz kıl­dığım şeylerle bana yaklaşmasından iyisi yoktur. Kulum bana nafilelerle de yaklaşmaya devam eder. Öyle olur ki artık onu severim. Onu sevdim mi işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Benden isterse kesinkes veririm. Bana bir sığınsın, onu muhakkak korurum.( Buhari, Rikâk, 38) “Onun gören gözü olurum, işiten kulağı olurum, söyleyen dili olurum, tutan eli olurum, yürüyen ayağı olurum... O kulum benimle görür, o kulum benimle işitir, o kulum benimle söyler, o kulum benimle elini uzatıp işini yapar... O kulum benimle varacağı yere varır.” Sahih-i Buhari’de geçen bir kutsî hadiste Allahütealâ şöyle buyuruyor: “Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıracak olan amellerden en çok hoşuma gideni (kulumun) ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder ve sonunda sevgime erişir. Onu bir sevdim mi onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey istedi mi onu muhakkak veririm. Benden sığınma talep ederse onu mutlaka korurum. Ben yaptığım hiçbir şeyde mümin kulumun ruhunu kabzedecekken ettiğim kadar tereddüt etmedim. (Zira) o ölümü sevmez ben de onun sevmediğini sevmem.” Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olurum. Hadisi şerifler mümin veya kâmil kulun akıbetini bildirmektedir. Hz. Âdem’in ve Hz. Havanın yaratılması, cennete konması, oradan yeryüzüne gönderilmesi hikâyesini hatırlayalım. Sonuçta tekrar cennete dönebilmesi için Allah tarafından konan kuralları düşünelim. Camii cennet olarak, huzur bulunan yer olarak kabullenirsek yazdıklarımız yerli yerine oturur. Medresedeki balıkçıl kuşunun neden sevinçli olarak kuzeye yöneldiğini anlarız. Çünkü: Kuzey tarafta cennet kapılarından biri var. Medresede aldığı eğitimle Allah’ı tanımış onu rab olarak bilmiş. Nefsinin esiri değil onun yöneticisi olmuş, Bedeni ile ruhu ile Allah’a teslim olmuş. Böyle bir hale bürünen yaratılanın mükâfatı Allah tarafından neler olduğu bildirilmiş. Hepimizin malumudur. Bilgilerimizi şöyle toparlarsak: Hermes’in bu vecizesini hatırlayalım. Bizlere gelene kadar atalarımız çeşitli metotlarla bize bu ilmi anlatmaya çalışmışlar ve korumuşlar. Bizde burada, bu bilgilerin birkaçını örnekle açıklamaya çalıştık. Neden cennet kapısı denmiş? Sorusundan yola çıktık. Gördük ki burada mitolojiden aldıkları sembolleri öyle güzel dizayn etmişler. Dizayn ederken sanki Manizm öğretisinden de faydalanmışlar. Her şeyi Kuran’a sünnete uygun olarak tasarlamışlar. Kâmil insan yetiştirmek için: Eğitimi öğretimi ön planda tutmuşlar. Bunu yaparken de Nizamü-l mülk’ün: ” Biz nizamiye medreselerini bir mezhebi korumak için değil, ilmi koruyup yükseltmek için kurduk.” Şiarı en büyük düsturlarından biri olmuş. Bir eğitici gözü ile şunu da gördüm ki: Eğitim hiç bir zaman ezbere dayanmaz. Araştırmaya, bilinmeyeni ortaya çıkarıp öğrenmeye, öğrendikleri ile yaşamaya ve başkasına öğretmeye dayanır. Sonuç olarak da şunu derim ki: Biz kendimizde bulunan değerleri tam olarak tanımıyor ve bilmiyoruz eğer bilsek günden güne yıkılmasına seyirci kalır mıyız? Bunun için önce kendimiz tanımalıyız ve bu değerlerden biri olan eşsiz yapıtı yılmadan diğer kardeşlerimize tanıtmalıyız, öğretmeliyiz. Öğrenilen bilgi sevgiyi, sevgi aşkı ve imanı kuvvetlendirir. O da Rabbimize kulluğu getirir. Bunun için atalarımızın bizlere bıraktığı bu eşsiz yapıtları gelin hep birlikte kurtarmaya çalışalım. Ruhan ÖZAYGÜN

Bu haber 39 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Divriği'den Haberler

Zafer Bayramı Kutlandı

Zafer Bayramı Kutlandı İlçemiz Cumhuriyet Meydanında Çoşkulu Kutlama gerçekleşti

Kutsal Emanet Çelişkisi

Kutsal Emanet Çelişkisi Gökçe camii'de, hırka-i şerifin parçası olduğu ileri sürülen parça ve Bedir Savaşı'nda kullanıldığı iddia e...

GALERİ

ANKET

Referandum Oyunuz



Tüm Anketler

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

Bu Site Muharrem YILDIZ Tarafından Yapılmıştır.
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi